Necip Hablemitoğlu
Ekleyen Ufuk Agun - 18 Kas 2006 04:12 pm
Yıl 1994…
Üniversitenin ilk yılı. Birinci sınıfın derslerinden İnkılap Tarihi dersi, günün sıradışı saatine koyulmuş. Çünkü saat 17:00′den sonra dersimiz yokken, İnkilap Tarihi 18:00′den hatta 19:00′dan sonra yapılırdı. İlk defa bir amfiye girmiştim. Böyle bir oturma düzenini en son ilkokulda, Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda katıldığımız folklor yarışmasından hatırlıyordum. O saatte okulda derslere girecek öğrenci bulunmazdı genelde. Bilardo salonları veya kafeteryalar daha yoğun olurdu okuldan.
O gün bir ilki yaşıyordum, kalabalığı görünce dersin neden bir amfide yapıldığını anladım. Sadece birinci sınıf değil, üst sınıflardan da o kadar çok insan vardı ki! Açıkçası ürktüm, demek ki zor bir ders, alttan alanlar çok fazla ve devam zorunluluğu konusunda katı bir öğretim görevlisi gelecek birazdan…
Derken orta boylu, biraz tombulca ve yüzünde güller açan, sevecen mi sevecen birisi girdi sınıfa… Kürsüye gelene kadar en az on kişiye, adıyla hitap ederek selam verdı, gözlüklerinin ardından kısılan gözleriyle. Sonra, “Merhaba Arkadaşlar!” diyerek selamladı hepimizi. Bu görüntü ve ses tonu yerime daha rahat oturmamı sağlamıştı. Ardından kendisini kısaca tanıttı: “İsmim Necip Hablemitoğlu, iki çocuk babasıyım, mutlu bir evliliğim var. Bu yıl içerisinde sizlerle İnkılap Tarihimiz ve özellikle Atatürk İlkeleri hakkında konuşacağız.” Sıradışıydı… Bir anda tüm İnkılap Tarihimizi öğrenmek, Atatürk İlkelerini uygulamak geçti içimden. Sonra bir daha hiç aklımdan çıkmayacak bir cümle kurdu: “Bu söyleşiler sırasında yakınınızda oturanları rahatsız etmeyecek şekilde dilediğinizce özgürsünüz; akşam saati, bu nedenle acıkabilirsiniz, yiyeceğinizi getirebilirsiniz ancak lütfen yanınızdakiyle paylaşın. Sevgilinizle randevunuz varsa, elinden tutun birlikte gelin. Sigara içmek zorunda kalırsanız amfinin şu en arka tarafında pencereyi açarak içebilirsiniz. Devamlılığı kontrol etmem, ama mümkünse sınava katılmaya çalışın. Son olarak bir şey rica edeceğim, arada sırada yüzüme bakarak kafanızı sallayın ve beni dinliyormuş gibi gülümseyin…”
Anlattıkları organik kimya olsa yine sevilirdi. Ancak çok daha ötesini anlatıyordu, hikayelerle pekiştiriyordu. O güne kadar sınıf duvarlarındaki tablolardan gülümseyen Atatürk, ete kemiğe bürünüyor, yanımızdaki sıraya oturuyordu… Dinleyenler, ellerinde bayrak ile Çiğiltepe’ye tırmanan askerin duygularını hissediyordu…
Bir gün; “Haftaya size süprizim var, konuklarımız olacak” dedi. Dünyalar tatlısı iki güzel kızı misafirimiz oldu bir hafta sonra. O küçücük kızların arkadaşı gibiydi. Anlatımlarının, bağlı olduğu ilkelerin bir öğretim görevlisi ruhuyla değil, bir baba ruhuyla anlattığını o gün hissettim. Ancak o babanın çocukları o an kürsünün üzerine oturttuğu kızlardan ötedeydi. Sanki bu vatan üzerindeki tüm çocuklar onun evladıydı ve onların geleceklerine dair endişeler taşıyarak bilinçlendirmeye çalışıyordı bizleri…
Dersler dışında, bahçede karşılaştığımızda gözler kısılır ve o meşhur gülümsemesiyle selamını hiçbir zaman esirgemezdi. Öyle ki, selamlaşabilmek için yolunuzu değiştirirdiniz.
Sonra bir gün bir silah patladı… 18 Aralık 2002… Bu patlama O’nun hep yanıbaşındaydı zaten. Bilmezdik o zamanlar, meğer kimleri kimleri rahatsız ediyormuş, o yüzünde güller açan adam. Ne tehditler yaşıyormuş ki, bundan dolayı her ders sonrasında vedalaşırcasına bakıyormuş gözlerimize… Suikaste kurban giden bir değerli insan daha… Kim, neden, niçin? Yazdıkları okunduğunda her şey çok açık…
Bu yazının içine koymadım ama, onun da söylediği gibi, kimilerinin öldükleri günü değil, “neden öldüklerini” hatırlamak gerek.
- Necip Hablemitoğlu Belgeseli (~40 dakikalık bu çalışmayı izlemeli)
- Necip Hablemitoğlu’nun Eserleri
- Daha fazlası: http://www.hablemitoglu.org/
Necip Hablemitoğlu Belgeseli Bölüm 1:
Bölüm 2 – Bölüm 3 – Bölüm 4 – Bölüm 5
Işık ve Sevgiyle…
Sevgili Ufuk Agun, yazdıklarınız bir kez daha kişisel olarak kaybımın ne denli büyük olduğunu bana anımsattı. Söylenebilecek pek çok sözün ötesinde yazdıklarınız ve Necip’i anladığınız için teşekkür ederim.
merhaba gerçekten güzel bir yazı, kendisini tanıma şansına erişmiş insanlardanım. 2002 yılında derslerine girdim, yani vefatından sadece birkaç saat önceki derste de bulundum. benim özellikle belirtmek istediğim şey şudur ki, ben necip hocanın dersine kayıtlı öğrencilerden değildim o zaman, hatta ben bir üniverste öğrencisi bile değildim. üniverste sınavlarına ikinci kez hazırlanıyordum ve ilk sene üniversteye giren arkdaşlarım sayesinde tanıştım necip hoca ile. liseden bir arkadaşım ‘ya volkan bizde tarih derslerine giren bi adam var görsen tam senin kafa çok sağlam adam mutlaka dersine gelmelisin ‘ dedi, ve beni o derslere çekti. tabi ben üniverste kimliği olmayan biriydim o zamanlar, kapıdan girmek hiç nasip olmadı hocanın derslerine, defalarca atladığımı biliyorum ankara ünv. fen fakültesi korkuluklarından, belirteyim ki şimdi o şanş da yok arkadaşlar şu an çok yüksek o korkuluklar. arkadşımın tavsiyesi üzerine sadece bi kere diyerek girdiğim derslerin ardı gelmeyecekti o dönem için sonuna kadar girecektim derslerine , fakat türkiyede var olan kıyım bu noktada da kendini gösterdi ve bir çınarı daha armızdan aldı ama inanın olan çınara oldu bu ülkede değişen hiçbirşey olmadı. ama işte o içimizde yanan bişeylerin değişebileceği, bu kötü gidişe dur denilebileceği güdüsü bu umutsuz havayı da yok ediyor, ve klasik olacak ama bu ülkede vatanseverler, kemalistler bir ölüyor bin doğuyor… hep doğmak hiç ölmemek dileğiyle, o bi miğfer oldu bizler için ama unutmamak gerekir ateş düştüğü yeri yakar. Şengül hocama sonsuz hürmetler.
NOT: sevgili ufuk abi hablemitoğlu belgeseline çok ihtiyacım var ve link ölü bunu bildirmek istiyorum. bilmiyorum acaba bu hafta içinde paylaşım sitelerinden birine yükleyip bana link atabilir misin atabilirsen çok mutlu olurum sevgiler saygılar.
Sevgili Volkan,
Belgeselin linkini uyarın sayende düzelttim.
Yine bir 18 Aralık arefesindeyiz…
Artık hergün bir silah sesi, bir bomba patlaması… Öyle ki, iki kişiden biri duymuyor!..