Necip HablemitoğluYıl 1994…

Üniversitenin ilk yılı. Birinci sınıfın derslerinden İnkılap Tarihi dersi, günün sıradışı saatine koyulmuş. Çünkü saat 17:00′den sonra dersimiz yokken, İnkilap Tarihi 18:00′den hatta 19:00′dan sonra yapılırdı. İlk defa bir amfiye girmiştim. Böyle bir oturma düzenini en son ilkokulda, Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda katıldığımız folklor yarışmasından hatırlıyordum. O saatte okulda derslere girecek öğrenci bulunmazdı genelde. Bilardo salonları veya kafeteryalar daha yoğun olurdu okuldan.

O gün bir ilki yaşıyordum, kalabalığı görünce dersin neden bir amfide yapıldığını anladım. Sadece birinci sınıf değil, üst sınıflardan da o kadar çok insan vardı ki! Açıkçası ürktüm, demek ki zor bir ders, alttan alanlar çok fazla ve devam zorunluluğu konusunda katı bir öğretim görevlisi gelecek birazdan…

Derken orta boylu, biraz tombulca ve yüzünde güller açan, sevecen mi sevecen birisi girdi sınıfa… Kürsüye gelene kadar en az on kişiye, adıyla hitap ederek selam verdı, gözlüklerinin ardından kısılan gözleriyle. Sonra, “Merhaba Arkadaşlar!” diyerek selamladı hepimizi. Bu görüntü ve ses tonu yerime daha rahat oturmamı sağlamıştı. Ardından kendisini kısaca tanıttı: “İsmim Necip Hablemitoğlu, iki çocuk babasıyım, mutlu bir evliliğim var. Bu yıl içerisinde sizlerle İnkılap Tarihimiz ve özellikle Atatürk İlkeleri hakkında konuşacağız.” Sıradışıydı… Bir anda tüm İnkılap Tarihimizi öğrenmek, Atatürk İlkelerini uygulamak geçti içimden. Sonra bir daha hiç aklımdan çıkmayacak bir cümle kurdu: “Bu söyleşiler sırasında yakınınızda oturanları rahatsız etmeyecek şekilde dilediğinizce özgürsünüz; akşam saati, bu nedenle acıkabilirsiniz, yiyeceğinizi getirebilirsiniz ancak lütfen yanınızdakiyle paylaşın. Sevgilinizle randevunuz varsa, elinden tutun birlikte gelin. Sigara içmek zorunda kalırsanız amfinin şu en arka tarafında pencereyi açarak içebilirsiniz. Devamlılığı kontrol etmem, ama mümkünse sınava katılmaya çalışın. Son olarak bir şey rica edeceğim, arada sırada yüzüme bakarak kafanızı sallayın ve beni dinliyormuş gibi gülümseyin…”

Anlattıkları organik kimya olsa yine sevilirdi. Ancak çok daha ötesini anlatıyordu, hikayelerle pekiştiriyordu. O güne kadar sınıf duvarlarındaki tablolardan gülümseyen Atatürk, ete kemiğe bürünüyor, yanımızdaki sıraya oturuyordu… Dinleyenler, ellerinde bayrak ile Çiğiltepe’ye tırmanan askerin duygularını hissediyordu…Necip Hablemitoğlu ve Kızları

Bir gün; “Haftaya size süprizim var, konuklarımız olacak” dedi. Dünyalar tatlısı iki güzel kızı misafirimiz oldu bir hafta sonra. O küçücük kızların arkadaşı gibiydi. Anlatımlarının, bağlı olduğu ilkelerin bir öğretim görevlisi ruhuyla değil, bir baba ruhuyla anlattığını o gün hissettim. Ancak o babanın çocukları o an kürsünün üzerine oturttuğu kızlardan ötedeydi. Sanki bu vatan üzerindeki tüm çocuklar onun evladıydı ve onların geleceklerine dair endişeler taşıyarak bilinçlendirmeye çalışıyordı bizleri…

Dersler dışında, bahçede karşılaştığımızda gözler kısılır ve o meşhur gülümsemesiyle selamını hiçbir zaman esirgemezdi. Öyle ki, selamlaşabilmek için yolunuzu değiştirirdiniz.

Sonra bir gün bir silah patladı… 18 Aralık 2002… Bu patlama O’nun hep yanıbaşındaydı zaten. Bilmezdik o zamanlar, meğer kimleri kimleri rahatsız ediyormuş, o yüzünde güller açan adam. Ne tehditler yaşıyormuş ki, bundan dolayı her ders sonrasında vedalaşırcasına bakıyormuş gözlerimize… Suikaste kurban giden bir değerli insan daha… Kim, neden, niçin? Yazdıkları okunduğunda her şey çok açık…

Bu yazının içine koymadım ama, onun da söylediği gibi, kimilerinin öldükleri günü değil, “neden öldüklerini” hatırlamak gerek.

Necip Hablemitoğlu Belgeseli Bölüm 1:

Bölüm 2 - Bölüm 3 - Bölüm 4 - Bölüm 5

Işık ve Sevgiyle…

Benden Bana |